Cumartesi, Temmuz 31, 2010
   
Text Size

Blogum

A short description about your blog
Oca 15
2009

SÜNBÜL SİNAN (1475-80?- 1529) title (click to edit)

Posted by seveceksin in Untagged 

seveceksin
Osmanlılar zamanında İstanbul'da yetişen evliyanın büyüklerinden Zenûyddin lakablı Yusuf Bin Ali'dir. Dedesine Kaya Bey derlerdi. Zeynûddin lakabıyla birlikte Sinânuddîn lakabıyla da bilinir. Fakat Sünbül Sinan adıyla ün salmıştır. Halvetiye tarîkatı kollarından Sünbüliye'nin kurucusudur. ( BTK, 1986, C.4, s.35 )
Sünbül Sinan 1451 yılında Merzifon'da doğdu ve 1529'da İstanbul'da vefat etti. İlk öğrenimini Isparta'nın Borlu Kasabasında yaptı. Daha sonra İstanbul'a giderek Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han devrinin meşhur, alim ve evliyası olan Efdalzâde Hamidüdîin Efendi'den ders aldı . Medresede okurken tarikatların ve sûfilerin aleyhinde olduğu söylenir. Bir tesadüf sonucu Çelebi Halîfe ismi ile şöhret bulan Koca Mustafa Paşa Camii'nde irşat ile meşgul olan Cemal-i Halveti ( Muhammed Cemaleddin) ile tanıştı ve Sultan İkinci Bayezid Han'ın da hocası olan Çelebi Halife'nin huzuruna gidip talebesi olmak istediğini bildirdi. İsteği kabul edilince Sünbül Sinan ilim öğrenmeye feyiz ve teveccühlerine kavuşarak kemale ermeye, olgunlaşmaya başladı. (TDEA, C.8, s.76 )
Sünbül Sinan bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. Sünbül Sinan kuyuya yaklaşınca birden kuyunun suyu çoğaldı ve çağıldayarak akmaya başladı. Hem kendisi hem de yanındakiler bundan istifade etti. Ertesi gün bu rüyayı Çelebi Halîfe'ye anlattı. O da "Ey Sinan ! Senin kalbin Allahü Teâla'nın muhabbetiyle doludur." Diyerek kendi feyiz ve ilmi konulardaki birikimini Sünbül Sinan'a aktardı. O'nu halifesi olacak şekilde yetiştirdi. Bu bilgileri pekiştirmesi için de Mısır'a gönderdi. Sünbül Sinan'da Mısır halkına Ehl-i Sünnet itikadını bildirmek, Allahü Teâla'nın emir ve yasaklarını öğretmek üzere emredilen yere gitti. Mısır hükümdarı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinan Hazretlerine büyük bir hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı camide halkı irşad etme vazifesi verdi, Mısır uleması ve evliyası Sünbül Sinan'ın yaptığı sohbetlerden O'nun büyük bir alim ve evliya olduğunu anladılar. İlmine hayran kaldılar. Kuran-ı Kerim'e Sünnet-i Seniyye'ye olan bağlılığına alimlerin içtihatlarına uymaktaki gayretlerini pek beğendiler. Bu sebeple ona saygı ve hürmette kusur etmemeye azami gayret gösterdiler. (İSLAM ALİMLERİ ANS. , C.14, s.350 )
Sünbül Sinan Mısır'da dinin emir ve yasaklarını üç yıl boyunca insanlara anlatıp Allahü Teala'nın kendisine ihsan ettiği feyiz ve bereketlerden onlarında yararlanmasını sağladı. Bu asırda hocası Çelebi Halîfe hacca gidiyordu ve Sünbül Sinan'ında kendisine eşlik etmesini istemişti. Padişahın da iznini alıp "Kim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir." diyerek Mısırlılarla helalleşip yola çıkar. Mekke-i Mükerremeye vardığında İstanbul'dan gelen hacılardan Çelebi Halîfe'nin vefat ettiğini öğrenir. Bir de vasiyeti olduğunu ve "Bu vasiyeti Sünbül Sinan'a veriniz." diye emrettiğini öğrenir. Vasiyette ilk olarak kendisinin Kabe-i Muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerinde defnedilmesini ; ikinci olarak Sünbül Sinan'ın İstanbul'a gidip Koca Mustafa Dergahında talebelere ders vermeye başlamasını, son olarak da Sünbül Sinan'dan kızı Safiye Hatun ile evlenmesini istiyordu. Daha önce giden hacılar tarafından Çelebi Halîfe'nin vefat ettiği ve Sünbül Sinan Efendiyi yerine halife bıraktığı haberi İstanbul'a yayılmıştı. Sünbül Sinan burada talebelerini yetiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Çok dikkat ve itina gösterdi. Huzuruna gelip gideni boş göndermezdi. Talebeleri tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Talebeleri içinden Merkez Efendiyi çok severdi. Ona kızını vererek damadı yaptı.
Sünbül Sinan, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile ilgili bir olayda Şah İsmail'i Çaldıran'da mağlup ettikten sonra Mısır'ı fethedip edemeyeceği konusundaki şüphelerini gidermişti. Yavuz Sultan Selim Han, yanına vardığı anda daha derdini söylemeden Sünbül Sinan "Ey muzaffer sultan! İnşallahü Teala Cenab-ı Hak Mısır'ın fethini sana müyesser edecektir. Allahü Teala'nın bütün sevdikleri seninle beraberdir." diyerek Yavuz Sultan Selim'i müjdelemiştir.
1529'da Muharrem ayının ikinci pazartesi günü vefat edeceğini anlayan Sünbül Sinan hazretleri dostlarıyla ve talebeleriyle vedalaştı, helalleşti. Talebeleri başında Yasin-i Şerîf süresini okudular. Sümbül Sinan Efendi, son nefesinde Kelime-i Şahadet getirerek vefat etti. Öldüğünde seksen yaşındaydı. Kabrini Koca Mustafa Paşa'daki dergahının ortasına kazdılar. Cenazesini Fatih Camisine getirdiler. Alimler, veliler, devlet erkanı ve binlerce İstanbullu cenaze namazını Şeyhülislam Ahmet İbn-i Paşa'nın imametinde kıldılar. Sonra mevcut olan türbesine defnettiler.
Sümbül Sinan'ın Sümbûli tarîkatının usul ve erkanı hakkında yazdığı "Risalet'ül Etvar" adlı eseri ve "Risâle-i Tahkikiyye" adlı eseri vardır. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, ss. 331-334)

 

 

 









Ara 17
2008

NEV’Î (1533-1599 )

Posted by seveceksin in Kişiler , edebiyat

seveceksin

XVI. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş Osmanlı şehzadelerine hoca seçilerek ve onları yetiştirmeye memur edilecek kadar ilmi ve faziletiyle mevki ve takdir kazanmış müderris bir şairdir. Pir Ali-zade Nev'î olarak bilinir asıl adı ise Yahya'dır. 1533'de Malkara'da doğmuştur. Halveti tarikatı şeyhlerinden Pir Ali Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimini sıbyan mektebi muallimi olan babasının yanında tamamladıktan sonra 1550'de İstanbul'a gitti. Asıl ilmi kimliğini burada aldığı tahsille kazanmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, ss.578 )
Nev'î'nin hayatında dönüm noktası olan İstanbul'a gelişinden sonra Mollo Aheveyn adıyla bilinen devrin tanınmış âlimlerinden Karamanlı Ahmed ve kardeşi Mehmed Efendilerden ders aldı. Bilhassa Karamanlı Mehmet Efendi'den büyük feyz alan Nev'î hocasının 1558 yılında Edirne'deki Bayezid Medresesine tayin edilmesi üzerine onunla birlikte Edirne'ye gitmiş ve 1563'te yine birlikte İstanbul'a dönmüştür. Nev'i 1566 yılında tahsilini bitirdi. Aynı yıl önce Gelibolu'da Balaban Paşa Medresesine, ardından da Mesih Paşa Medresesi müderrisliğine getirildi. Sonra İstanbul'a döndü. 1572 tarihinden sonra İstanbul'da Şahkulu daha sonra sırasıyla Murad Paşa, Cafer Ağa, Edirnekapı'da Mihrimah ve Fatih'te Çınarlı Medreselerinde müderrislik yaptı. 1590'da Bağdat kadısı oldu. İki hafta sonra Sultan III. Murad tarafından kendisine Şehzade Mustafa'nın öğretmenliği görevi verildi. Ayrıca Şehzade Osman Beyazîd ve Abdullah'ın eğitimiyle de görevlendirildi. 1595 yılına kadar görevde kalan Nev'î daha sonra Kazaskerlik rütbesinden emekli oldu. 24 Haziran 1599'da vefat etti. Şeyh Vefa Haziresinde Şeyh Şaban Efendi'nin yanına defnedildi. Vefatına oğlu Nevizade Ata'i şu tarihi düştü, "Cihân gülzârını câ etti Nev'î" (BTK, 1986, C4., ss.66 )
Devrinin seçkin bilginlerinden olan Nev'î bulunduğu en yüksek ilmi mevkilere rağmen mütevazı ve yoksul kalmıştır. Öldüğünde cenazesini kaldıracak para bırakmayan bu içli şair, dürüstlüğü, kibarlığı, faziletiyle temiz şöhret sahibidir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nev'î XVI. asırda Bâkî'den sonra gelen şairlerin ilki kabul eldir. Hatta bazıları onu Bâki'den bile üstün bulurlar. Rind edalı derviş meşrepli, tasavvuf ve takvaya mütemayil bir kişidir. Devrinin şeyhlerinden Bâlî Efendi, Kurt Mehmet Efendi ve Şaban Efendi'ye intisab etmiştir. ( TDEA, C7, ss.42 )
Şiirde üslubu sade ve doğaldır. Süslü söyleyişi sevmez hatta XVI. asırda bir moda halini almaya başlayan süslü söyleyişlerden, sanat ve manzum merakından hoşlanmazdı.

Bu sade nazmı ehl-i sanayi beğenmese
Nev'î ne gam bizim sözümüz aşıkanedir.

diyecek kadar da şiirde dahi söyleyişin zevkinde ve farkında idi. Halis şiirin kendi devrindeki en sade lisanla istifini yapacak kudrette bir şairdi. Nev'î bir şeyh olan babasının rind ve olgun derviş ruhunu aynen sürdürmüş ve hemen bütün hayatı boyunca tasavvuf, tefekkür ve heyecanından uzak kalmamıştır. Devrinin tanınmış şeyhlerinden tasavvuf kültür ve terbiyesi almaya devam etmiştir. ( BANARLI, C.1, ss.578-79 )
Türkçe, Farsça, Arapça birçok şiirleri, eserleri bulunan ve şiir kadar nesirde de güçlü olan Nev'î bilhassa gazelleri ile ün salmış ve Divan şiirinin klasik üstatlarından birisi sayılmıştır. Gazelleri lirizm, sadelik, rahat söylemişlik aşıkane ve hazan hikmetli eda bakımından Bâki'nin şiirlerine denk hatta üstün tutanlar görülmektedir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nev'î'nin müretteb bir divanı; ilmi, edebi çok sayıda eserleri ve risaleleri vardır. Kasideler, tercihi bend, muhammes, tahmis, tesdis manzumeleri ve kıt'alardan müretteb divanında 400'den fazla gazel bulunmaktadır. Kasidelerinin tasvir ve girizgah bölümleri de takdir toplamakla beraber bu samimi aşk şairinin en güzel şiirlerine gazelleri arasında rastlanır. Bu gazeller çoğunlukla âşıkane, rindane ve kısmen felsefi-tasavvufî bir eda ile terennüm edilmiştir. ( BANARLI, 1998 , C2, ss.579 )
Nev'î'nin divanının yanı sıra hikmet, mevize, tevazu, sıdk vb. gibi konularda 40 hadisin manzum tercümesi olan Hadîs-i Erbâi'n, tasavvufi aşkı terennüm eden ve başında II. Selim'e bir mehdiye bulunan Hasb-ı Hal, Nevî'nin en önemli mensur ansiklopedik eseri olup tarih, hikmet hey-et, kelam, usul-i fıkıh, hilat, tefsir, tasavvuf, rüya tabiri, remel, tıb, nuzum, fal ve zic gibi konularda bilgi veren III. Murad'a ithaf edilmiş. Başında "Civan-ı Fazıl" sonunda "Beşir ve Şadan" hikâyeleri bulunan "Netâicül Fünûn" ve "Mehasinül Mutûn" ve İbn Arabi'nin meşhur eserinin tercümesi ve şerhi olan "Fususu'l Hikem" tercümesi vardır. Bu eserin yazılmasında Şeyh Şaban Efendi'nin de büyük etkisi olmuştur. Sade bir dil yazılmış bu tercümede yer yer manzum parçalarda bulunmaktadır. Ayrıca oğlu Nevizade Ataî'nin bahsettiğine göre Nev'î, tefsir, kelam, tasavvuf, âkâid, fıkıh, mantık vb. gibi mevzularda otuzdan fazla risale yazmıştır. Bunlardan çoğu ele geçmemiştir. Bazıları: Risâle-i Nevayı Uşşak, Risale-i Mantık, Hace-i Cihan'ın münşeatından tercümeler, Kıssa-i Hızır ve Musa Tercümesi, Munazara-i Tûtîbûzağ olarak sıralamak mümkündür. (TDEA, C.7, s.43 )

 









Ara 16
2008

ÂŞIK ÇELEBİ (1519–1571)

Posted by seveceksin in Kişiler , edebiyat

seveceksin
HAYATI VE ŞAHSİYETİ

Asrın hem şair hem münşî olan mühim bir tezkîre yazarıdır. Âşık Çelebi'nin asıl adı Pîr Mehmet'tir. Dedesinin babası Mehmet Nattâ, XIV. yüzyılın sonunda Emir Sultan İle Bursa'ya gelerek yerleşmiş bir seyyîd ailesindendir. Babası Seyyid Ali meşhur âlim ve kazasker Müeyyedzâde'nin kızı ile evlenmiş ve Aşık Çelebi bu izdivaçtan doğan çocuklardan biri olarak babasının Üsküp'te Kadılık yaptığı bir tarihte Prizen'de doğmuştur.
Çocukluğunu Rumeli'de okuma çağını İstanbul'da geçiren Pîr Mehmet, Âşık mahlasını kullanmış ve bu mahlasla şiir söylemeye başladığı zaman tanınmıştır. Daha çocukluğundan itibaren kendini edebi ve ilmi bir muhit içinde bulan Âşık Çelebi ilk bilgileri öğrendikten sonra mesnevi şairi Surûrî, Taşköprülüzâde, Arapzâde, Saçlı Emir, Hasan Çelebi, Ebussuûd Efendi ile eniştesi Muhîddîn Fenârî gibi büyüklerden ders aldı. Tezkîresini yazabilmek için gereken bilgileri de yine İstanbul'da talebelik yıllarında karıştığı edebi çevrelerde toplamaya başlamıştır. Bu devirde başta Zatî, Hayâlî ve Yahya Bey olmak üzere devrin bir çok büyük şairi ile tanışmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, s.616 )

Âşık Çelebi önce Bursa Mahkemesinde kâtiplik vazifesi aldı. Daha sonra Emir Sultan Vakıflarına mütevelli tayin edildi. Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenizâde'nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbul'a döndü. Eski hocası Gisû sayesinde İstanbul'da mahkeme kâtipliğinde bulundu. Daha sonra Ebussuud Efendi'nin fetva kâtipliğini yaptı. Âşık Çelebi hocası Muhyîddîn'in ölmesi sebebiyle zorlukla da olsa icazetnamesini aldı. Emîr Gisû'nun destekleriyle mulazım oldu. İlk kadılık görevine Silivri'de başladı. Daha sonra kendisini Silivri'den Priştine'ye naklettirdi. Priştine'den Serfiçe'ye oradan Narda'ya tayin edildi. Burada da fazla kalamayan Âşık Çelebi Manavgat'a bağlı Alâiye'ye( Alanya ) kadı olarak gönderildi.
Kanunî Sultan Süleyman'ın;

"Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"



Ara 05
2008

İBRAHİM GÜLŞENÎ ( ?-1533)

Posted by seveceksin in Kişiler , edebiyat

seveceksin
a) HAYATI

İbrahim Gülşenî evliyanın büyüklerindendir. İsminin uzunca söylenişi İbrahim bin Muhammed bin İbrahim bin Şehabeddin bin Aydoğmuş bin Gündoğmuş bin Oğuz Ata şeklindedir. Lakabı Gülşenî'dir. Doğum yeri ile ilgili birçok kaynakta farklı bilgiler bulunmasına karşın genel kanaat Diyarbakır Amid'de dünyaya geldiğidir. Bu konuda ileri sürülen bir diğer iddia ise Azerbaycan'ın Barda şehrinde doğduğudur. Fakat şairin Amidî nisbesini taşıması ve türbesinin Diyarbakır'da bulunması ileri sürülen bu iddiaların doğru olmadığını göstermektedir. Yinede bu konu ile ilgili kesin bir yargıya ulaşabilmiş değiliz. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, s.135 )
İbrahim Gülşenî'nin hayatı hakkında bilinenlerin büyük bir kısmı oğlu Hayâlî'nin halifesi Muhyî-i Gülşenî'nin Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî adlı eserine dayanmaktadır. Ancak bu eserde Muhyî onun nerede doğduğuna ilişkin herhangi bir bilgi vermemiştir. İbrahim Gülşenî'nin doğum yeri olduğu gibi doğum tarihi de tartışmalıdır. Ataî, Şakayık Zeylî'nde "830-1426" da doğduğunu yazar. Muhyî de onun 1534'te vefat ettiği zaman 114 yaşında olduğunu söyler. Bu duruma göre 826-1422 senesinde doğmuş olması gerekir. Yine Muhyî'nin eserinden alınan bilgiye göre babası Muhammed Amidî anlatılırken onun Akkoyunlu Sultanı Hamza Döneminde (1434-1444 ) yetişmiş ve İbrahim iki yaşındayken ölmüştür. Buna göre, babasının Sultan Hamza'nın saltanat devri olan 1434- 1444 tarihleri arasında veya 1444'ten sonra ölmüş ve İbrahim Gülşenî'nin de hemen hemen bu tarihlerde doğmuş olması gerekir. (TDEA., C.3, s.398)
Muhyî başka bir yerde İbrahim Gülşenî'nin 15 yaşında Tebriz'e gittiğini ve orada Uzun Hasan'ın kazaskeri Molla Hasan ile görüşerek ondan bazı görevler aldığını anlatır. Fakat onun bu sıralarda 15 yaşında acemi bir çocuk olmaktan ziyade yaşının biraz daha büyük olması en azından aldığı görevi bilinçlice tetkik edebileceği olgun bir yaşta olması gerekir. Aksi halde bir kazaskerin görevlerini bir bölümünü bu yaştaki bir çocuğa bırakması pek fazla akıl karı olmaz. Uzun Hasan'ın Tebrîz'i alışı ve burayı başkent yapışı 1468 yılına denk gelir ki daha önceki ihtimaller göz önüne alındığında İbrahim Gülşenî'nin 38-40 yaşlarında olması gerekir. Muhyî, İbrahim Gülşenî'nin kendi soyunu yedi kuşakla Oğuz ataya ulaştırdığını söyler. Onunla aynı zamanlarda yaşayan Uzun Hasan'ın soyunun da 52. veya 54. kuşakta Oğuz ataya dayandırıldığı bilinmektedir. Ayrıca İbrahim Gülşenî'nin kendi soyunu Hz. Peygamber'e veya Sahabeye değil, Oğuz ataya bağlaması Akkoyunlular da kavmiyetçi duyguların canlanması sürecinin başlamasıyla ilgili olarak düşünülmüştür.
Gülşenî, kültürlü bir ailenin çocuğudur. Babası kelam, fıkıh, mantık konusunda eserleri olan bir âlimdi. Dedesi ise müderristi ve aynı zamanda "Tekkü'l Muğlak" adlı bir kitabın ve tasavvufa dair bir çok eserin müellifiydi. Aynı şekilde amcası da ilimle uğraşan ve yaklaşık 200 müridi olan bir şeyhti. Gülşenî'nin babası ölünce onu amcası yanına aldı ve eğitimini üstlendi. İlk öğrenimini burada yaptı. Çok küçük yaşta eğitime başladığını hatta 4 yaşındayken Kur'an-ı hatmettiği, Türkçe kitaplardan ayet ve hadisler okumaya başladığı, 10 yaşında ise mübarek geceleri ihya ettiği, oyun ve eğlenceye değer vermediği Muhyî tarafından söylenmektedir. Daha sonra bilgisini ve görgüsünü daha da arttırmak için Maverâünnehir'e gitmek için yola çıkmıştır. Tebrîz'e vardığında Uzun Hasan'ın kazaskeri Molla Hasan ile karşılaşır, onun kabiliyetini fark eden Molla Hasan, tahsil görmek için Maveraünnehre gitmeye gerek yok diyerek Tebrîz'de de bunu yapabileceğini söyleyerek
İbrahim Gülşenî'yi kalması konusunda ikna eder. Burada Uzun Hasan'ında yardımıyla medrese eğitimini görür ve Molla İbrahim olarak tanınmaya başlar. Tebrîz'de itibarı gittikçe artan İbrahim Molla daha sonra Uzun Hasan'la tanışma imkanı buldu ve sürekli huzuruna girip çıkabilmesi için ona "tarhan" unvanı verildi. Daha sonra Herat'a gönderildi. Burada Abdurrahman-ı Cuma ile tanıştı. ( TDVİA., 2000, C.12, s.302 )
Gülşenî, Halvetiyye tarîkatı ikinci pîri Seyyîd Yahyâ'yı Şirvanî'nin halîfelerinden Dede Ömer Rûşenî ile tanışıp ona intisab etti. İbrahim Gülşenî, bir süre daha onunla kaldıktan sonra Tebrîz'e geri döndü. Bunun ardından sıkı bir zühd ve riyazet hayatı yaşamaya başladı. Dede Ömer Rûşenî, Uzun Hasan döneminde Tebrîz'e geldiğine göre İbrahim Gülşenî ona 1487 yılından önce intisab etmiş olmalıdır. Dede Ömer Rûşenî vefatından birkaç gün önce İbrahim Gülşenî'yi halife ilan etti. Rûşenî'den hilafet alarak tarikat kurmaya koyuldu. Gülşenî'ye Sultan Yakub'da büyük değer vermiştir. Hatta onu kendisiyle birlikte bazı savaşlara götürerek askerlerinin maneviyatını yükseltmeye çalışmıştır. Gülşenî de Tebrîz'i anlattığı bir şiirinde Sultan Yakub'dan övgü ile söz etmiştir. ( TDEA, C.3, s.398 )
Sultan Yakub'un ölümünden sonra Akkoyunlu ailesi içinde meydana gelen taht kavgaları nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren İbrahim Gülşenî 900 yılında çok sayıda müridi ile birlikte hacca gitti. Mekke de bazı Mısır'lı âlimlerle tanıştı ve sonra Tebrîz'e döndü. Şah İsmail, Tebrîz'e girince ailesi ile birlikte buradan ayrılıp Diyarbakır'a gitti. Burada "Ma'nevi" adlı eserini yazmaya başladı. Burada ona intisab eden Müslümanların yanı sıra gayri Müslimler de intisab etmeye başladı. Ancak devlet cizye gelirlerinin azalmasından endişe ettiği için bunu kabul etmez. İbrahim Gülşenî, Diyarbakır'dan ayrılıp Kudüs'e gitmek istediyse de isteği her defasında reddedildi. Ardından Aleüddevlenin daveti üzerine Maraş'a gitti ve oradan Kudüs'e gitmek için yola çıktı. Kudüs yolu ile Mısır'a gitti ve buraya yerleşti. Şöhreti kısa sürede her yere yayılmaya başladı. Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethedip Kahire'ye geldiğinde onu ziyaret edip Müeyyediye Camisi önündeki, yanındaki araziyi dergah yapılması için kendisine ricada bulunması üzerine onlara bağışlamıştır. Gülşenî, dostlarının da yardımıyla zaviyesini inşa ettirip tarikatını yaymaya başladı. Ünü bütün Mısır'a yayıldı. Zavîyesi dolup taşmaya başladı. Bu büyük şöhreti duyan Kanunî Sultan Süleyman kendisini İstanbul'a çağırmıştır. Fakat bazı yanlış anlaşılmalar dolayısıyla padişahın karşısına tahtına göz diktiği söylentisi nedeniyle çıkartılmadığı ve kimilerince ancak 1528-1529 yılında ulaştığı kaydedilmiştir. Önce İbrahim Paşa onu padişahın karşısına çıkarmayıp hakkında söylenenlerle ilgili kanıt toplamaya çalışmış sonrada suçsuz olduğu anlaşılmıştır. Gülşenî, Kanûnî Sultan Süleyman'la görüşme imkanı bulmuş ve padişah ona saygı göstermiştir. Ayrıca Kehhalbaşına şeyhin gözlerini iyileştirmesini emretmiş ve ilerlemiş yaşına rağmen gözleri açılmıştır. Kanûnî, Gülşenî'nin İstanbul'dan ayrılıp Mısır'a gideceği zaman onun şerefine bir ziyafet vermiş ve ona İstanbul'da kalmayı teklif etmiştir. Çok yaşlı olduğunun ileri sürülmesi üzerine Hasan Zarîfî'yi halife olarak bırakmıştır. Mısır'a döndükten sonra yaklaşık beş yıl daha yaşayan İbrahim Gülşenî 23 Nisan 1534'te vefat etmiştir. Ölümüne "Mate Kutbüz Zaman İbrahim" ibaresi tarih düşürülmüştür. ( TDVİA, 2000, C.21, ss.302-303 )

 

 






Kas 15
2008

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı

Posted by seveceksin in turkce , tarih , edebiyat

seveceksin
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı XVI. yüzyılda Yunus Emre'den beri onun yolunda bir şair yetiştirmemekle beraber (Akşemseddin misalinde olduğu gibi) aynı yolda eserler vermeye devam ediyordu. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yine ilahiler söyleniyordu. Mutasavvıf halk şairleri bu ilahileri yine Yunus Emre tarzında ve onun yolunda söylüyorlardı. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri içinde medreseden yetişenler ve divan tarzı şiirler söyleyenlere de eksik değildi. Bunlar şiirlerini umumiyetle aruz vezniyle ve gazel tarzıyla yazıyorlardı.
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'nın bu çeşit şiirlerinde Mevlâna ve Yunus tesiri mevcuttu. Fakat Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'nın en bol ve güzel şiirleri yine bu dervişler arasında Yunus tarzının bir devamı halinde idi. Halk söyleyişinin ve hece ile ilahi tarzının bu kuvvetli terennümleri ardı arkası kesilmeyen bir takım ses ve heyecan dalgaları halinde memleketin her tarafına yayılıyordu. Bu asrın tasavvuf şairleri arasında Gülşenî tarikatının kurucusu Şeyh İbrahim Gülşenî'nin; Melâmiyye-i Bayramiyye tarikatına mensup Ahmed-i Sabran ve Halvetiyye tarikatı mensuplarından Vâhip Ümmî, Ümmî Sinan'ın müstesna mevkileri vardır. Bu isimlere Şeyh Aziz Mahmud Hudâi'nin üstadı ve Hacı Bayram Velî'nin müritlerinden, Bursalı Muhyiddin Üftâde, Seyyid Seyfullah Halvetî'yi, İdris Muhtefî'yi katmak yerinde olur.
İbrahim Gülşenî, Halvetîliğin bir kolu halinde gelişen Gülşenî tarikatının kurucusudur. Hem divan tarzında hem de Yunus tarzı şiirleriyle tanınmış bir sofi şairidir.
Bu asırda Bektâşî şairlerinden; Şah İsmâil Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal, Muhiddin Abdal, Yetim Ali Çelebi, Askerî vb. sayabiliriz (GÜZEL, TORUN, 2003, ss. 287-288).
Müslümanlığın Orta Asya'da Türkler arasında yayılmaya çalışılması sırasında onlara şiirle hitap edilmiştir. Bu şiirlere tekke şiiri denir. Yani Tekke şiiri fikri kaynağı tasavvuftan almaktadır. Dil açısından da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'nda XVI. asra kadar ve bu asırdan sonra Türk Milli lisanı kullanılmış, halk vezniyle yazılmış ve geniş kitlelere hitab edilmiştir. Bunlar Ahmet Yesevî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıf şairler sayesinde mümkün olmuştur. Bir silsile olarak örneğin saraydaki padişahtan dağdaki çobana varıncaya kadar her zümreye hitab ettiği için büyük bir kitle toplamıştır (GÜZEL, 1999, ss.30-40).
Ahmet Yesevî ile temelleri atılıp Yunus Emre ile gelişen Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı XVI. asırda da bu geleneğin devamı şeklinde ilerlemiştir. Bu dönemde kullanılan nazım şekilleri Aşık ve Divan Edebiyatı ile ortaktır. Ancak türler konusunda farklılık vardır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'nda ilâhi, münâcat, tevhid, na't, mirâciye, mevlid, hilye, ramazaniye, mehdiye, hikmet, nutuk, devriye, şathiye gibi daha ismini sayamadığımız birçok tür kullanılmıştır. Dili her kesime hitab edebilme özelliğinden dolayı ne çok duru ne de Divan şiiri kadar ağdalıdır. Okuyan her insanın anlayabileceği bir dile sahiptir (GÜZEL, 1999, ss.43-47).

Kas 06
2008

TAŞLICALI YAHYA BEY (?-1582)

Posted by seveceksin in Kişiler , edebiyat

seveceksin
a) HAYATI

XVI. asır Osmanlı şiirinin önde gelen temsilcilerinden olup divan ve hamse sahibi, mesnevi sanatkarı birinci sınıf bir şairdir. Fuzûlî'den sonra yüzyılın en üstün mesnevi sanatkarı sayılır. Dîvân'ında ve Hamse'sinin çeşitli yerlerinde Arnavutluk asıllı olmasından dolayı "sengistandan, taşlı yerden, taşlıktan" koptuğunu söyler. Muallim Naci'nin Esâmî'sinden sonra bu güne kadar "Taşlıcalı" diye anılmıştır. Arnavutluk'un ünlü Dukakin ailesine mensuptur. Milliyeti ile her zaman övündüğü halde mücahit Osmanlı gazisi hüvviyetini daima korumuş, şiirlerimde büyük bir heyecanla terennüm etmiştir. Yahya Bey devşirme olarak alınıp Acemi Oğlanlar Ocağı'na getirildi. Burada ilim ve sanata olan hevesi ile tanındı. Şairin odabaşsısı da bilgili ve hünerli bir kişiydi. Dışarı çıkıncaya kadar bu zatın himmet ve kendi gayreti ile o zaman için lüzumlu bilgileri öğrendi. (İSLAM ANS., 1997, C.13. s.343)
Yahya Bey, Yeniçeri Ocağı'na geçince buranın kâtibine çırak oldu ve onun sayesinde yeniçerilere uygulanan teklifattan muaf tutuldu. Böylece birçok şair ve nâsirle tanışma imkanı buldu. Nihayet bölüğe çıktı ve pek çok sefere katılıp "Yayabaşı" rütbesini kazandı. Divanından ve Yavuz Sultan Selim'e takdim ettiği bir kasidesinden onun Çaldıran ve Mısır seferlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman'ın tahta çıkışından sonra alimlerin meclislerine ve devrin şairleri arasına katılarak şöhreti yayılmaya başladı. Divan'ında ne Selim'e bir mersiye ne de Kanûnî'ye bir cülûsiye vardır. Bu da şairin o dönemde devrin henüz büyük şairleri arasında yer edinecek kadar ilerlemediğini göstermektedir. Bizzat kendisi Kemal-paşazâde'den ders okuduğunu, Kadri Efendiye üstadım dediğini ve Fenârizade Muhyiddin Efendi'den istifade ettiğini söylemiştir.
Hayatı Anadolu ve Rumeli'de bir savaştan ötekine koşmakla geçen Yahya Bey, Kanûnî'nin Viyana ve Alman seferlerinde bulundu. I. Irakeyn seferine katıldı. Bu sırada Defterdar Çelebi'ye, sefer esnasında çekilen sıkıntı ve açlığı tasvir ile yiyecek ve para talebinde bulunduğu bir kaside sundu. Aynı dönemde orduda bulunan Hayâlî Bey ile aralarında bir rekabet başladı. Kaynaklarda açıkça belirtilmemekle birlikte divanında bulunan "Su" redifli gazelden aynı redif ve kafiyedeki meşhur na'tın şairi Fuzûlî ile bu sefer esnasında tanıştığı muhakkaktır. O sıralarda Bağdat'ta bulunan Hayâlî Bey'in de aynı tarzda bir gazeli vardır. 1548 yılında açılan II. Irakeyn Seferi dolayısıyla Kanûnî'ye sunduğu bir kaside de Hayâlî Bey ile kendisini mukayese edip padişahın ona iltifatından yakınır. Bununla da yetinmeyerek Hayâlî'ye hakaretlerde bulunur. Bu sırada kendisi sipahi zümresine dahil olmuştu. Selefi İbrahim Paşa'nın koruduğu Hayâlî Bey'i pek sevmeyen Rüstem Paşa, Yahya Bey'e hemen Eyyûb-ı Ensâri tevliyetini verdi. Seferden dönüşte Kaplıca, Orhan Gazi ve Bolayır tevliyetleri ile İstanbul'daki Bayezid tevliyetleri buna eklendi.
Yahya Bey saray çevresindeki şairler gibi yaltakçı değildi. Kendisine verilen hediyeleri şairlik ve kahramanlığının doğal bir karşılığı olarak görüyordu. Kanûnî'nin Nahcivan seferi sırasında Konya Ereylisi yakınlarında oğlu şehzade Mustafa'yı katletmesi üzerine Yahya Bey'in yazdığı meşhur mersiye Rüstem Paşa ile aralarındaki bağı koparmakla kalmadı onu kendisine düşman yaptı. Padişah isyan çıkmaması için Rüstem Paşa'yı görevden aldı fakat askerin hislerine tercüman olan Yahya Bey'e dokunmadı. Bu durun aynı zamanda Türk Edebiyatı Tarihi'nde hiçbir şahsa nasip olmayacak kadar Şehzade Mustafa'ya mersiye yazılmasına sebep oldu. Rüstem Paşa 1555'te yeniden sadrazam olunca Yahya Bey'in talihi tersine döndü. Otuz bin akçe ile İzvornik Sancağına sürüldü. Süleymaniye Camisi için her mısrası tarih olan bir kaside yazarak Kanûnî'ye sundu ve içinde bulunduğu zorluğu sıkıntıları anlattı. Rüstem Paşa'nın 1561'de ölümü üzerine bir hicviye yazarak ondan intikamını aldı. Şair, yeni sadrazam olan Semiz Ali Paşa'ya ve diğer devlet ricaline zaman zaman şiirler sundu ama umduğu ilgiyi göremedi. Sonunda Rumeli serhaddına varıp Yahyalı Akıncıları Ocağı'na katıldı. Son kasidesini padişaha Zigetvar seferi sırasında sundu. Padişahtan kendisi için bir şey istemeyip çocuklarının himayesini diledi. Hayatının son yıllarında Gülşeni şeyhi Uryani Mehmet Dede'ye bağlandı kendisini tasavvufa verdi. Kaynaklarda ölüm tarihi ile ilgili çeşitli bilgiler vardır. Üzerinde anlaşılan ortak tarih ise 1582'dir. İzvornik'te toprağa verilmiştir. (TDEA, C.8, ss.542-543)

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Yahya Bey kuvvetli bir Divan şairi olmakla birlikte Türk Edebiyatı'ndaki asıl yeri mesnevi sahasındaki ustalığı dolayısıyladır. Bu taşralı şairin bir başka özelliği de sadece mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de sade ve temiz bir dil kullanmış olmasıdır.
Yahya Bey beş mesnevi yazarak bir hamse sahibi olmaya çalışmış ve bu idealine ulaşmıştır. Divan Edebiyatı'nda büyük İran mesnevicisi Nizâmî'den beri beş mesnevi sahibi olmak Klasik Doğu romancılığının en sevgili ideallerindendir. Türk Edebiyatı'nda hamse sahibi olmuş şairler az değildir. Fakat Yahya Bey gibi beş mesnevisinin her biri ayrı bir değer taşıyan kıymetli mesnevi yazmak her şahsa nasip olamamıştır. (BANARLI, 1998, C.1, s.599)
Yahya Bey'in mesnevicilikte en üstün tarafı İran'da yazılmış olan örneklerden aktarmayarak kendi buluş ve ilhamlarına bağlı kalmasıdır. Eserlerinin önsözlerinde bu hususu önemle belirtmektedir. Bundan dolayı devrinin bazı tiplerini, kıyafetlerini, manzaralarını, düşünce tarzlarını Yahya'nın Hamse'sinde görebiliriz. Gelecek asırlarda bilhassa Lale devrinde gelişerek yerleşme akımının ilk belirtilerini Necâti ile birlikte Taşlıcalı Yahya Bey'de görmekteyiz. Sırf mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de yerli çizgiler bulunmaktadır. Gününden aldığı motif ve intibaları aşırı süse kapılmaksızın oldukça açık bir üslupla anlatmıştır.
Dışa dönük, sinirli ve hırçın kişilikte olan Taşlıcalı Yahya Bey, Hayâlî'nin içe dönük mutasavvıf derviş mizacına uymayan ona aykırı denilebilecek bir karakter taşıyor. Şiirlerinde değişiklikler yenilikler arıyor. Şiirde kapalılık anlayışı onu ancak XVII. yüzyılda "Sebk-i Hindi" ile derinleşen Nâilî, Neşâtî, gibi şairlere yaklaştırıyor. Mesnevilerinin konularında, mecazlarında, şaşırtıcı orijinallik, mahalli tasvir, töre yorumu ve az çok sadelik gösterdiğini belirttiğimiz Yahya'nın bazı gazellerinde bu özellik derinleşiyor. (KABAKLI, 1990, C.2, ss.528-529)
Bunların yanı sıra Taşlıcalı Yahya Bey, korkusuz ve atılgan bir karaktere sahiptir. Divanında, mesnevilerinde kendinden bahsederken kahramanlığı ve savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla iftihar ettiğini belirtir. İçkinin ve içki içenin aleyhinde dindar bir kişidir. Divanının pek çok yerinde bilhassa kaside, musammat ve şehrengizlerde, ayrıca hamsesinde devrinin siyasi, içtimai ve askeri özelliklerini aksettiren çok kıymetli bilgiler vardır.
Giyim kuşamı, kişiliği, üslup ve muhtevası ile kendine has bir karakter gösterir. Bilhassa kasidelerinde onun savaşçı ruhunun ve askerlik mesleğinin tezahürleri hemen fark edilir. İlk gazellerinde aşıkane bir eda görülse de Üryâni Mehmet Dede'ye intisab ettikten sonra yazdıklarında tasavvufi fikirler hakimdir. Dili sadedir. Orijinal olmak için düşünce ve duygularını lafız ve mana sanatları ile perdelemek gayesine kapılma ve yapmacıklığa düşmez. Türkçe kelimeleri aruza uydurmak için başvurulan tatsız imaleler onda yoktur. Samimi ve akıcı bir üslubu vardır. Türkçe düşünmek ve Türkçe söylemek yolunda Necati'den başlayıp gelen ve Zâtî'nin çevresinde devam eden geleneğe bağlıdır. Bu özelliği seferlerde geçirilen bir ömür memleketin her köşesini tanımak ve her sınıf vatandaşla ilgilenmek sonucu elde etmiştir. (TDEA, C.8, ss.543-544)








Eyl 30
2008

CİNÂNÎ ( ?-1595 )

Posted by seveceksin in Kişiler , edebiyat

seveceksin
a) HAYATI VE ŞAHSİYETİ

Osmanlı'nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan Bursa'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Babasının adı ise Mehmet'tir. Bu asrın ikinci sınıf sayılan şairleri arasında önde gelenlerindendir. Şairin kullandığı mahlas yeni harfli bazı metinler de "Cenânî" şeklinde geçmektedir. Bilindiği gibi "Cinân" cennetler demektir : "cenan" ise gönül manasına gelmektedir. Başta S. Nüzhet ve Fuat Köprülü olmak üzere bütün Türk müelliflerinin de bu şekilde tercih ettikleri görülmektedir. Fakat şairin "Ciânu'l-Kulûb-ni eseri incelendiğinde bunun "Cinânî" olması gerektiği anlaşılır. (OKUYUCU,1994, s.III. )
Doğum tarihi kesin olarak tespit edilemeyen Cinânî'nin küçük yaşlarda tahsil hayatına atıldığı bilinmektedir. Manisa müderrisi ve müftüsü olan Muallimzâde'den mulazemet olarak tahsilini bitirdi. Hocasının Rumeli Kazaskerliği sırasında onun yanında kazaskerliği yaptı. Bir müddet Karesi'de kassam ( miras taksimini yapan memur ) olarak da bulunan şair daha sonra ilmiye sınıfına geçti. 1581'de Malülzâde Mehmet Efendi'nin yerine meşihata getirilen Çivizâde tarafından 1586'da Köserler Medresesine tayin edildiği bir tarih manzumesinden anlaşılmaktadır. Cinânî aynı yılın sonlarına doğru Bursa'daki Îvaz Paşa Medresesine müderris oldu. Bir ara bu medresedeki görevinden azl edildiyse de Ekim 1594'te tekrar aynı medreseye tayin edildi. Cinânî, buradaki görevi sırasında vefat etti ve Hazma Bey Mezarlığına defnedildi. Tezkirelerde vefatı dolayısıyla yazılmış birçok tarih manzumesi bulunmaktadır. ( TDVİA., 1993, C.8, s.11 )
Cinânî'den bahseden biyografik eserler onun bazı fiziki özelliklerine de temas etmektedirler. Güldeste, şairin sağ gözünün kör olduğunu söylerken, Şakayık Zeyli'de şişman olduğunu söyler. Yine şairin şiirlerinden anlaşıldığına göre, oldukça uzun boylu bir yapıya sahiptir. Hayatının birçok kısmında hastalıklarla uğraşmış sıhhatli bir hayat geçirememiştir.
Cinânî'nin Divan'ını dolduran caîzenâmelere, şikayetlere ve yardım taleplerine dayanarak pek rahat bir hayat sürmediğini söyleyebiliriz. Şair sık sık evinin harabeliğinden, atının olmayışından, kışlık yakacağını ve giyeceğini temine güç yetirememekten, iaşe hususundaki fark u zaruretinden bahisle etrafındaki varlıklı insanlardan yardım ister.
Şairin eserlerinde gerek babası gerekse diğer aile fertleri ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Babasının Mehmet Efendi isminde bir zat olduğundan bahsetmiştik. Caize talebiyle yazdığı bir kaside de ailesinin kalabalık olmasından şikayet eder. Abdulbâki isminde bir çocuğu ve ilmiye sınıfına mensup bir kardeşi olduğundan bahsetmiştir. Şair Riyâzü'l-Cînân isimli mesnevisinde üst üste gelen birader ve hemşeri vefatlarından bahsediyor.
Cinânî, Osmanlı Devleti'nin hem siyasi hem de edebi bakımdan kemal devrini idrak eden bir şairdir. Klasik edebiyatımızın en büyük temsilcileri ile aynı devirde yaşamış pek çoğunu şahsen tanımak ve bazılarına da nazireler yazmak, söylemek imkanı bulmuştur. İşte bütün ikinci sınıf şairler gibi Cinânî de bu büyük kıymetlerin gölgesinde kalmış ve belki biraz da bu yüzden edebiyatımızda orijinal bir şahsiyet olduğu halde hak ettiği şöhreti kazanamamıştır.
İlk edebi kaynaklardan olan Âşık Çelebi ve Kınalızâde tezkireleri telif edildiği yıllarda şair, henüz edebi kişiliğini ortaya koymaktan uzak idi. Herhalde bu iki kaynakta şairimize kısa çizgilerle yer verilmesi bundandır. Daha sonraki eserlerden Atâyî'nin Şakâyık Zeyl'inde ve Beliğ'in Güldeste'sinde ise onun uzun uzadıya ele alındığı ve hararetle övüldüğü görülmektedir. Kaynaklara göre, Cinânî, Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmış ve hat sanatıyla da meşgul olmuştur. Şairin Farsça'yı iyi bildiği anlaşılmaktadır. Divanındaki Farsça şiirlerin tutarı bir divançe teşkil edecek sayı ve kalitededir. Genellikle basit bir Farsça ile yazmakla beraber arada pek kullanılmayan kelime ve tabirlere de yer vermektedir.
Cinânî'nin Fars edebiyatının temsilcileri arsında en fazla Nizâmî, Hüsrev, Camî, Attar, ve Firdevsî etkisinde kaldığı söylenebilir. Mevlana'nın da ismi hiç geçmemesine rağmen gerek fikirleri gerekse ondan tercüme sayılabilecek bazı beyitleri ile derin bir surette hissedilir. Cinânî, Türk şairleri içinde gerek kendi muasırlarına gerekse kendisinden evvelki hemen belki belli başlı bütün şairlere nazireler yazmıştır. Şairin hayatı daha çok tahmis ve tesdis vadisinde inkişaf etmiştir. Cinânî, kaynaklarında bahsettiği üzere nazm ve nesri sağlam, kıymetli, orijinal bir şahsiyet olarak anılmaya layıktır. Kendisi de bunun farkındadır ve büyük şair gibi övülmeyi sever. Bıraktığı eserleri onun övünmelerini haklı çıkarır niteliktedir.
Cinânî'nin eserleri incelendiğinde dünya ve hayat karşısında divan edebiyatındaki umumi temayüllere uygun görüşler ortaya koyduğu görülür. Buna göre, dünya fanidir, bir geçiş yeridir. Bu düşünce ise divan şairlerinde; dünyadan gam almak, geçici günleri zevk u sefa ile değerlendirmek vs. şeklinde tezahür eder.
Cinânî, Kainat karşısında bazen müşteki, bazen isyankar bazen de mütevekkildir. Mütevekkil anlarında her şeyde bir hikmet arayan arif tavrı ile alemi müsamahalı bakışlarla seyr eder. Bütün şikayetlerine rağmen insanlar dünyadaki hayatlarından memnundurlar. Allah herkesi bir şeyle avutmakta, teselli etmektedir. ( OKUYUCU , 1994, ss.III.-XX. )

b) ESERLERİ

1) DÎVÂN: Cinânî divanının üç nüshası mevcuttur. Bunlardan biri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde biri İsveç Uppsala Üniversitesi Kütüphanesi'nde diğeri ise Gemlik'te ikamet eden şair Dr. A .Özdemir Hacıtarihoğlu'na aittir. Bu nüshaları yanında pek çok şiir mecmuasında şairimizin epeyce yekûn teşkil edecek sayıda manzumesi mevcuttur.
Cinânî divanında yaklaşık yedi varak tutan mensur bir dibace vardır. Gayet ustaca bir üslup ile kaleme aldığı bu kısımda şair, eserin telif sebebini hikaye ediyor. Bu divanda toplam 41 kaside yer alır. Bunlardan dokuz tanesi Sultan III. Murat'a ithaf edilmiştir. Sultan Mehmed'e ise bir cülüsiye kaleme almıştır. Diğer kasideler umumiyetle saray efradına ve devrin ulemalarına ithaf edilmiştir. Cinânî, edebi türler içerisinde en çok musammat vadisine hususunda tahmis ve tesdise iltifat etmiştir. Musammatlar kısmında başka divanlarda rastlanmayacak sayıda tahmis ve tesdis mevcuttur. Bu kısımdaki musammat sayısı 7 mersiye de dahil 108'dir. Divandaki gazeliyet kısmında toplam 311 gazel mevcuttur. Gazellerde üslup nispeten sade ve akıcı, tasvirler ise oldukça realist ve beşeri aşk çerçevesindedir. Şairin en fazla ilgi gösterdiği alanlardan birisi de müfretlerdir. (OKUYUCU , 1994, ss.XXI.-XXIV. )










Eyl 30
2008

XVI. Asırda Nesir

Posted by seveceksin in turkce , edebiyat

seveceksin
XVI. yüzyılda nazım gibi nesirde gelişmiştir. Çeşitli konularda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bunlardan bazıları ağır, ağdalı bir anlatımla, bazıları sade bir dille yazılmıştır. Sanat yapmak amacıyla genellikle süslü bir divan nesri egemendir. Bu nesirde Arap, Fars, dillerinden alınmış kelime ve dil kuralları, söz sanatları, secîler, zincirleme olarak "ve" bağlacıyla bağlanmış uzun cümleler görülür (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılda sade dille yazılmış mensur eserler arasında tarihler bir hayli tutar. Divan Edebiyatı devrinde tarih kitaplarının, tarih kitapları odluları ölçüde birer edebi eser sayıldıkları malumdur. Böyle, hem tarih hem edebi nesir vasıflı kitaplar yazmak yolunda XV. asırda başlayan hummalı faaliyet XVI. asırda hızlanmıştır. Bu asırda daha büyük tarihçiler yetişmiş ve bugün hala Türk-Osmanlı tarih araştırmacılarına ciddi kaynak teşkil eden tarihler yazılmıştır. Bu devirde tarih anlayışı tarihi vakalar mevzuunda, güzel, bilgili, biraz da hikmetli ve fikirli nesirler yazmak yolunda gelişmiştir. Üslupta edebi sanatlara; mevcuda hayal, hatta masal unsurlarına çokça yer verilmesi bu dönemin bir özelliğidir (BANARLI, 1998, C.1, ss.604-605).
Tarih alanında XV. yüzyıldaki sıkı çalışma, XVI. yüzyılda padişahların teşvikiyle gelişmiştir. Her ne kadar bu eserlerin çoğu belgeye dayanma, objektif olma, olaylara saygılı olma niteliklerinden yoksunsa da bugün için kaynak kitap özelliğidir (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılın en önemli tarihçileri arasında önce İbni Kemal (Kemal Paşaoğlu) gibi, Celalzâde (Celaloğlu) gibi ve XVI. asır tarihçiliğini daha yetkili bir şekilde temsil eden Lütfi Paşa, Selâniki Mustafa Efendi, Hoca Sadedin ve Ali Efendi gibi şahsiyetler vardır (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Kemal Paşa-zâde (1468-1534) : Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda ve çok çeşitli mevzulardaki eserleriyle asrın belli başlı alimleri arasında bulunan Kemal Paşa-zâde umumiyetle İbni Kemal diye anılmıştır. İlim adamlığının yanı sıra aynı zamanda şair olan İbni Kemal'in Türkçe bir Divan'ı 7777 beyitlik bir Yusuf u Züleyhâ mesnevisi, her biri, din, hukuk, iktisat ve içtimaiyat bakımından çok mühim tarihi vesikalar halinde yazılmış fetfâ'ları ve daha başka eserleri vardır. Türkçe, Arapça, Farsça eserlerinin genel sayısı ise 200 civarındadır. En önemli eserlerinden biri olan Tevârîh'i Âl-i Osman'ı Sultan II. Bayezîd'in emri ve teşviki ile yazmaya başlamıştır (BANARLI, 1998, C.1, s.605).
Celâl-zâde Mustafa Çelebi (1494-1567) : Devrin külfetli ve sanatlı nesirle yazan diğer bir tarihçisi de Nişancı Celâl-zâde Mustafa Çelebi'dir. Bey, paşa, kocanişancı gibi unvanları da vardır. Aynı zamanda şair olan ve Nişânî mahlasıyla söylediği şiirleriyle küçük bir Divan da vücuda getiren Celâl-zâde asrın sayılı ilim ve devlet adamlarındandır. Celâl-zâde'nin ilim ve edebiyat tarihindeki asıl mevkisi Tabakaatü'l-Memâlik fi Derecâtü'l-Mesâlik adlı tarihi dolayısıyladır. Bu eserin en önemli kusuru, dilinin ağır külfetli ve edebi sanatlarla yüklü bir üslupla yazılmış olmasıdır. Bununla birlikte Koca Nişancı'nın Yavuz Sultan Selim devrini hikaye eden Selimnâmes'si vardır. (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Lütfi Paşa (1488-1563) : Tevârih-i Âl-i Osman. Bir şair de olan Lütfi Paşa eserinin içinde manzum kısımlara da yer vermiştir. Ancak bunların çoğu, kendine ait değildir. Kitabın büyük bir kısmı eski, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman'lardan aktarılmıştır. Kendi yaşadığı, bizzat şahit olduğu Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman devirlerini oldukça basit ve ilkel bir tarih felsefesi ile zaman zaman taraf tutucu olarak yazmıştır. Ancak kitabın, kendi vezir ve sadrazamlık devirleri ile ilgili verdiği bilgiler ile imparatorluğun zayıf ve bozulmaya yüz tutan yanlarını açıklayan kısımları değildir (SOYSAL, 2002, s.449).
Gelibolulu Ali (1541-1600) : Künhü'l-Ahbâr. XVI. yüzyılının büyük tarihçisidir. Temiz, açık ve sade bir dille yazdığı Künhü'l-Ahbâr'ı bir önsöz, dört rükun olmak üzere düzenlenmiştir. Kitap, 1593-1597 yılları arasında yazılmış olup beş cilt olarak yayımlanmıştır. Ali'nin söz konusu eserinden başka âdâb-ı muâşeretten bahseden Mevaidü'n-Nefâis fi Kavâidi'l-Mecâlis" adlı önemli bir kitabı vardır. Ayrıca, "Menâkıb-ı Hüner-verân" adlı Osmanlı hattat, müzehhib ve mücellidlerini konu edinen bir başka eseri de vardır (SOYSAL, 2002, s.448).
Hoca Sâdedin Efendi (1536-1599) : Tâcü't Tevârih, III. Murad'ın emriyle kaleme alınan eser, devletin resmi kayıtları demek olan Vak'a-nüvis Tarihçiliği'nin müjdecisi olarak kabul edilir. Eser kadar geçen dokuz padişah zamanındaki tarihsel olayları anlatır. Ayrıca, her padişah devrindeki ilim adamları, şeyhler vb. gibi ünlülerle ilgili bilgiler verir. Üslubu zamanın modası gereğince ağırdır. Seçili söylemiş olmak için bir düşünceyi türlü deyim ve deyişlerle tekrar eder. Hoca Tarihi diye adlandırılan Tâcü't-Tevârih, iki cilde ayrılmıştır. İlk cilt Fatih'in ölümüne, ikinci cilt ise II. Bayezid'in tahta geçişinden Yavuz Sultan Selim'in ölümüne kadar olan olayları anlatır (SOYSAL, 2002, ss.448-449).
Selânikî Mustafa Efendi (?-1602) : Târih-i Selânikî. Kanûnî Sultan Süleyman'ın son zamanlarından başlayarak III. Mehmet'in saltanatı ortalarına kadar olan olayları konu edinir. XVI. yüzyıl devlet idaresinin nasıl bozulduğunu, objektif biz gözle ve sade bir dille anlatır (SOYSAL, 2002, s.449).
XVI. yüzyılın nesir alanındaki eserlerinden bir kısmını da tezkireler oluşturur. Tezkire, Klasik Şark Edebiyatı'nda edebiyat tarihi vazifesi gören ve bugünkü edebiyat tarihlerine kıymetli kaynak olan bir nevi âlimler ve şairler ansiklopedisidir. Eski veya çağdaş âlimlerle şairlerin hayatlarını ve eserlerini, ya tabakalara ayırarak yada isimlerinin ilk harfleri sırasıyla tanıtan eserlerdir. Aslı Arap Edebiyatı'na dayanır. Araplardaki tabakat kitaplarından etkilenerek oluşturulmuştur. İran Edebiyatı'nda yazılan tezkirelerin ilki ve en önemlisi Levâmiü'l-Hikâyât müellifi Avfî'nin Lübâbü'l-Elbâb'ıdır. Bugünkü bilgilerimize göre ilk Osmanlı Tezkiresi Edirneli Sehi Bey tarafından yazılandır.
Sehi Bey (?-1548): Asrının divan tertipleyen şairlerinden olmakla beraber edebiyat tarihinde şiirleriyle değil de tezkiresiyle yer almıştır. Sehi Bey tezkiresinin adı Heşt Behişt'dir. Anlamı Sekiz Cennet'tir. Eser 1538 yılında tamamlanmıştır. Sekiz tabakadan oluşmaktadır.
Latîfî (1491-1582): Bu asrın daha muvaffakiyetli bir tezkiresi Kastamonulu Latîfî tarafından yazılmıştır. Latîfî, âlim ve araştırmacı bir edib, çok sayıda şiirler söylemiş oldukça başarılı bir şairdir. Tezkiretü'ş-Şuâra adlı eseri 1546'da tamamlanmış ve Kanûnî Sultan Süleyman'a armağan edilmiştir. Üç fasıl olarak düzenlenmiştir.
Âşık Çelebi (1520-1572) : Bu asrın hem şair hem de münşi olan mühim bir tezkire müellifidir. Eseri Meşâirü'ş-Şuâra'dır. 1566'da tamamlanıp II. Selim'e sunulmuştur. Bu tezkire bütün tezkireler içinde en ayrıntılı olanıdır.
Kınalızâde Hasan Çelebi (1546-1607) : Asrın önemli bir tezkire yazarıdır. Onun Tezkiretü'ş-Şuâra adlı eseri, umumiyetle Kınalızâde Tezkiresi veya Hasan Çelebi Tezkiresi diye isimlendirilir. 1586'da tamamlanıp III. Murat'a armağan edilmiştir. Gayet ağır ve tumturaklı bir üslupla yazılmıştır. Eser üç fasıldan oluşmaktadır.
Ahdî (?-1593) : Asrın diğer tezkiresi Anadolu Türkçesi şairleri yanında Azeri bilhassa Bağdat şairleri hakkında bilgi vermesi bakımından mühim Ahdî Tezkiresi'dir. Tezkirenin asıl adı Gülşen-i Şuâra'dır. 1563'de tamamlanmış ve II. Selim'e sunulmuştur. 1552-1563 yılları arasında yetişen şairleri içerir. Kitap dört Ravza'dan oluşmaktadır (BANARLI, 1998, C.1, ss.613-617).
Beyânî (?-1597) : Asrın diğer mühim bir tezkire yazarıdır. Eserinin ismi Tezkiretü'ş-Şuâra'dır. Eser 1592 yılında tamamlanmıştır. Bu tezkire Hasan Çelebi Tezkiresi'nin kısaltılmışı olmakla beraber bir ekidir. Kitap padişahlara ve şairlere hitap eden iki kısımdan oluşmaktadır (SOYSAL, 2002, ss.451-452).
XVI. asrın edebiyat ve edebiyat tarihi açısından önemli bir kısım eserleri de nazire mecmualarıdır. Anadolu'da Türk Edebiyatı'nın başlangıcından bu yana, tanınmış, kaside, gazel, murabba, muhammes, tesdis vb. manzumelerini bir araya toplayan antolojilerdir. Bu alandaki ilk eser Eğridirli Hacı Kemal tarafından yazılan Câmiü'n-Nezâir adlı eserdir. Diğer mühim bir nazire mecmuası ise Edirneli Nazmî'nin Mecmâin-Nezâir adlı eseridir (BANARLI, 1998, C.1, ss.617-618).

 


Eyl 30
2008

Âşık Edebiyatı

Posted by seveceksin in turkce , tarih , edebiyat

seveceksin
Âşık Edebiyatı yada diğer adıyla Anonim Halk Edebiyatı, halk arasında söylenip dilden dile dolaşan ve söyleyeni çoğu zaman belli olmayan, sözlü, ortaklaşa, birçoğu bestesiz, dili sade ve herhangi bir edebi tesir altında kalmayan, hece ölçüsüyle yazılan eserlerin oluşturduğu bir edebiyat koludur. Atasözü, deyim, bilmece, orta oyunu, mani, halk hikayesi, destan gibi birçok türü vardır.
Anonim Halk Edebiyatı, folklora dayalı folklor kaynaklarından doğan bir türdür. İsimsiz yani Anonim Edebiyat dilin kendiliğinden doğurduğu ürünlerin yarattığı edebiyattır (KARAALİOĞLU, 1980, s.237).
Sözlü yeteneklerle, cönk adı verilen defterlerle, âşıkların hafızaları ile bazı tarihi kaynaklarla ve divanlarla az çok bilgi edinebildiğimiz saz şiirinin ilk devreleri hakkında tam bilgimiz yoktur. Divan edebiyatı mensuplarının bu şiiri oluşturan şairlere düşmanlık beslemesi, tezkirelerinde onların biyografilerine ve eserlerine yer vermeleri yüzünden XVI. asırdan Karacaoğlan, Kerem Dede, Kul Mehmet, Öksüz Ali, Hayâli, Bahşî, Armutlu, Çarpanlı, Kul, Çulha ve Köroğlu gibi bazılarını 3-5 şiirle tanımak zorundayız. Birçoğu asker ocağından yetişme bu âşıkların teknik itibarıyla zayıf oldukları görülür. Adeta bir hazırlık devri karakteri gösteren bu asırdan sonra Âşık Edebiyatı'nın altın devrine ulaştığını görüyoruz (ELÇİN, 2000, s.10).
Âşık şiiriyle ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan ve saz şairlerimiz için söylenebilecek sözlerin en güzellerini ortaya koyan Fuat Köprülü'dür. O, Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden önceki devirlerde dini inanışlarını yerine getirirken yaptıkları merasimlerde halk şairlerinin de bulunduğunu kaydedip bu şairlerin cemiyette önemli bir yeri olduğunu belirtmektedir. İslamiyet'in kabulünden sonra ise bugün metinleri elimizde bulunmamakla beraber bu geleneğin aynen devam ettiğini biliyoruz (Türk Dili; Halk Şiiri, 1989, s.106).
XVI. yüzyılda Osmanlı'nın gelişmesine paralel olarak Âşık Edebiyatı'nın inkişaf ettiğini söyleyebiliriz. Askerlerin içinde âşıkların sayısı çoğalmıştır. Şehir ve kasabalarda, değişik sosyal tabakalara mahsus ayrı ayrı kahvehaneler, bozahaneler, meyhaneler gibi umumi toplantı yerleri vardı. Onlar belli mevsimlerde buralarda toplanıp âşık fasılları yaparlardı. Bunlar dışında sazlarını alıp seyahate çıkar ve köy köy dolaşıp şiirler söylerlerdi (GÜZEL-TORUN, 2003, ss.226-237).
XVI. yüzyılın başlıca âşıkları arasında Armutlu, Bahşî, Çırpanlı, Gedâ Muslî, Hayâlî, Karacoğlan, Köroğlu, Kul Çulha, Kul Mehmet, Kul Pîri, Oğuz Ali, Ozan, Öksüz Dede gibi şairleri sayabiliriz.

Eyl 24
2008

Kaybolan nötrinoların gizi çözüldü

Posted by seveceksin in Untagged 

seveceksin
Yaklaşık 100 fizikçiden oluşan uluslararası bir araştırma ekibi ilk kez, Güneş’ten gelen yüksüz nötrino parçacıklarının Dünya’ya girişlerinde başka bir nötrino türüne dönüştüklerini kanıtladı. Yeni sonuç, maddenin temel kuvvetlerini ve parçacıklarını açıklayan standart fizik modelinin yetersiz olabileceğini gösterdi.

Harvard Üniversitesi fizik profesörü James Stone ve ekibi Japonya’da gerçekleştirilen Süper Kamiokande İşbirliği projesinde çalışıyorlar.

Projede 30 enstitünün bilim adamı araştırıyor. Yeni analiz, yüksek enerjili kozmik ışınların dünyanın üst atmosfer tabakalarında çarpışmasıyla oluşan nötrinolarla ilgiliydi.

Nötrinolar elektron tipi ve muon tipi olmak üzere iki türde ortaya çıkıyor. Süper K araştırma ekibi 1998 yılında ilk kez nötrinoların salınıma uğradıklarını açıklamıştı.

Bulgu, dünyadan geçerek yeraltındaki detektöre ulaşan muon nötrinolarının, ‘kısa yoldan’ atmosferden toprağa ulaşanlardan daha az olduğuna dayanan gözlemle ortaya çıkmıştı.

Veriler aynı zamanda bu yol sırasında muon nötrinolarının kozmik çarpışma sırasında oluşmayan üçüncü bir türe yani tau nötrinolarına dönüştüklerini de göstermişti.

Modelde eksiklik

Bu tür değişimin olasılığı belli başlı bir osilasyon motifine bağlı. Bu tür değişimi, teorik olarak sadece nötrinoların bir kütleye sahip olmaları halinde mümkün, ama geçerli olan standart modele göre böyle bir şey söz konusu değil.

Gerçi 1998 yılındaki bulgu da standart modeldeki boşlukla ilgili ilk kanıtları sunmuştu ama fizikçiler bu fenomeni kesin bir şekilde açıklayamamışlardı. Nötrinoların farklı türlere dönüşmesi, bunların dünya yolunda kaybolmaları şeklinde yorumlanmıştı.

Yeni sonuçlar bu tahminin doğru olmadığını ve gözlemlenen osilasyon motifiyle de uyumlu olmadığını göstermekte.

Ayrıca ölçümlerle de ilk kez nötrinolar arasında kütle farkı olduğu anlaşıldı. Söz konusu ölçümler nötrinolar üzerinde yapılanların en doğrusu.

Kaynak:Ajanslar /Hürriyet

Üye formu

Bilimsel Resimler

Ağ Protokolleri

Fiziksel ağın maddeleri (sinyal çeşidi ve voltaj seviyeleri, bağlantı pin...

Devamı ...

Sayısal Depolama (Hafıza)

Sayısal hafızanın temel amacı ikili veriyi girebilmek ve yükleyebilmenin bi...

Devamı ...

Bilgisayar Sistemleri

News image

Bilgiyi giriş olarak alan, bunu belli bir kurala göre işleyen ve sonucu...

Devamı ...

Pascaline Makinası

News image

1642 yılında Blaise FASCAL, adına pascaline denilen,toplama ve çıkarm...

Devamı ...

Onluya Karşı İkili Sayı sistem

Dört farklı sayılandırma sistemi kullanarak sıfırdan yirmiye kadar say...

Devamı ...

Sayılandırma Sistemleri

Romalılar, eskiden beri kullanılan çizgi çekmek yöntemi y...

Devamı ...

More in: Blogum, rss

Etiketler

Geometrik şekiller

Geometrideki özel şekiller hakkında bilgi ve java appletleri bulabileceğiniz bir site

bilim haberleri

Güncel bilim haberlerini bulabileceğiniz güzel bir site

Geometri

Ders anlatımları ve soru çözümleri  bulabileceğiniz bir site

Pc dergi

Güncel teknoloji  haberlerini bulabileceğiniz güzel bir site

logo

 

Google, 2008’in en çok arananl

News image

Google, 2008 yılında her gün arama motoruna girilen milyonlarca sorguya dayanarak derlenen İnternet Zeitgeist’ini (Almanca’da zamanın ruhu anlamına gelen kelime) açıkladı....

Devamı ...

MySpace videoları cebe girecek

News image

MySpace, kullanıcılar tarafından yüklenen videoların mobil platformlarda görüntülenmesine olanak tanıyacağını açıkladı....

Devamı ...

Wikipedia editör dostu olmak i

News image

Wikipedia vakfı, sıradan kullanıcıların da İnternet ansiklopedisine katkıda bulunmasını sağlamayı amaçlıyor....

Devamı ...

e-Devlet Kapısı “Bismillah”la

News image

www.türkiye.gov.tr açıldı. Siteye erişimde Türkçe karakter sorunu yok, ancak birçok işlem için şifre gerekiyor. Şifre PTT’lerden bir günde, oturduğunuz yerden ise bir haftada ...

Devamı ...

e-devlet kapı duvar!

News image

2003 yılından beri yürütülen e-Devlet Projesi kapsamında bugün yayına girecek olan e-Devlet Kapısı, açılmasına saatler kala hâlâ kilitli görünüyor. Adreste ne bir test yayını, ne de “yakında hizmetteyiz” notu vardı, site resmi tören sonrasında açıldı....

Devamı ...

Mahkeme kararı Facebook’tan te

News image

Avustralya’da bir avukat, borcunu ödemeyen bir çifte, ipotek ettirdikleri evlerinin haczedildiğine dair mahkeme kararını sosyal iletişim ağı Facebook ile tebliğ ...

Devamı ...

Ayakkabı eylemi bilgisayar oyu

News image

ABD Başkanı George W. Bush’a hafta sonu Bağdat’ta yaptığı ziyaret sırasında ayakkabılarını fırlatan Iraklı gazeteci Muntazır El Zeydi’nin eyleminin yankıları İnternet’te de devam ...

Devamı ...

1,3 dolara satılık çalıntı Fac

News image

Bilgisayar korsanları, çaldıkları Facebook hesaplarının tanesini 1,3 dolardan çevrimiçi sahtekarlık çetelerine ...

Devamı ...

Google araması çeviri seçeneği

News image

Google, şirketlere özel ürettiği arama sunucularında diller arasında arama yapabilen bir düzeneğin testlerine başladı....

Devamı ...

Avrupa ile Asya iletişim kuram

Akdeniz’de denizaltından geçen 3 kabloda meydana gelen arıza nedeniyle Avrupa, Ortadoğu ve Asya arasındaki internet ve telefon hizmetlerinde sorun yaşanıyor....

Devamı ...

Warner Music - YouTube ortaklı

News image

Warner Music, gelir paylaşımı modeline dayalı içerik ortaklığını sona ...

Devamı ...

Bu sitede erotizm içeren unsur

News image

İngiltere, web sitelerine filmlerde olduğu gibi bir derecelendirme sistemi getirmeyi ...

Devamı ...

Internet Explorer kan kaybediy

News image

Microsoft’un pazar lideri internet tarayıcısı Internet Explorer, tarihinin en düşük kullanım oranına ulaştı....

Devamı ...

Facebook paralı olmayacak

News image

Ünlü teknoloji blogu Techcrunch’ın yazarlarından Michael Arrington’un yaptığı “Facebook zor durumda” yorumları kullanıcıların yanlış yönlendirilmesine yol açıyor....

Devamı ...

Wikipedia 6 milyon dolar hedef

News image

Geçtiğimiz Temmuz ayında Wikipedia’nın kurucusu ve kâr amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı’nın yöneticisi Jimmy Wales tarafından başlatılan bağış kampanyası 6 milyon dolarlık hedefine ulaştı....

Devamı ...

More in: MATEMATİK, Genel, Health, Sağlık, teknoloji, Dünya, UZAY, Education, Kimya, Fizik, İcatlar, Mucidler , oyun, Rüzgar Enerjisi, Biyoloji

İskelet Ve Kas Sistemi

Canlılarda, vücuda desteklik sağlayan ve hareketi kolaylaştıran sistemdir. Tek hücrelilerde bu görevi hücre zarı ve hücre çeperi yapar. ...

Devamı ...

Bir Rekabet Silahı Olarak Ürün

News image

Ürün tasarımı başarı için önemli bir anahtardır, çünkü ürün maliyetinin, kalitesinin ve tüketici hizmetlerinin belirlenmesinde önemli bir paya sahiptir.  Bu üç faktör şirketin rekabet durumunun belirlenmesinde çok önemli bir pozisyona ...

Devamı ...

Hizmet Ürünlerinin Tasarımı Ve

News image

Hizmet, karşılanmamış ihtiyaçların tatmin edilmesi düşüncesi ile başlar.  İlk değerlendirme, piyasa potansiyelinin ve fizibilitesinin belirlenmesi ile yapılır, daha sonra da prototip tasarımı, analizi ve testi yapılır, bunların sonunda da sonuç tasarıma ulaşılır.  İmalat ve hizmet sistem tasarımları arasındaki farklar, müşteri odağının ve insan etkileşimi derecesinin farklı olmasıdır.  Hizmet sektöründe bunlar daha yoğun olduğu için taleplere daha hızlı cevap verilebilmesi için daha esnek olunması gerekir. ...

Devamı ...

Kalite Ve Güvenilirlik

News image

Bir ürün tasarımı tüketicinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek teknik özelliklere sahip olmalıdır. Bu niteliklere uygunluk satın alma ve üretim departmanlarının sorumluluğu altındadır. Satın alınan ve kullanılan malzemelerin bu özelliklere uygunluğu kontrol edilmelidir. Ayrıca yetersiz üretim yöntemleri de kalitenin düşmesine yol açar.  Ambalajlama ve dağıtım da ürünlerin tüketicinin eline sağlam geçmesini sağlamada son derece önemlidir.  Son olarak kullanma kılavuzlarının kalitesi ve satış sonrası hizmetleri de ürünün başarıya ulaşmasında rol sahibidir. Piyasaya sürülen pek çok bilgisayar teknik bilgisi kuvvetli olmayanlar ...

Devamı ...

ÜRÜN GELİŞTİRME SÜRECİ

News image

  Ürün geliştirme çalışmaları, pazar araştırması ile başlayıp,ürünün tasarımı ile devam eden,üretim süreçlerinin tasarımı ile sürdürülüp,ürünün fiziksel olarak yapımı ile sonuçlanmayan ; ancak pazara sunulup geri bildirim ile çevrimi tamamlanan bir süreçtir. Bu süreç aslında ürünün yaşamı boyunca devam eder....

Devamı ...

ÜRÜN HAYAT DEVRELERİ

News image

Ürünlerin genel ekonomik açılardan ve işletme açısından ele alınabilen hayat(yaşam) dönemleri vardır. Ürünün hayat devresi, onun üretimi, satışı ve satış potansiyelinin ölçülmesi bakımından önemlidir. ...

Devamı ...

ÜRÜN GELİŞTİRMEYE YÖNELİK ANAL

News image

Ürün geliştirme yeni ya da mevcut ürünlerin pazarlarını belirlemekle başlar.  Tüketici ihtiyaçlarının tanımlanması beraberinde, söz konusu ürünle devam edip etmeme kararına kadar uzanan pek çok soruyu getirir. Piyasa, toplam hacmin, uzun ve kısa vadedeki satış artışlarının, mevcut ve olası rakip firmaların belirlenmesi amacıyla incelenir.  Bunlar da sektör analizleri, tüketici ihtiyaçlarının ölçülmesi, rakiplerin ve şirketin analiz edilmesi ürün hayat devrelerinin incelenmesi aracılığı ile ...

Devamı ...

YENİ ÜRÜN GELİŞTİRME NEDENLERİ

News image

Bir işletmenin yeni ürün üretimine yol açan nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz: 1-   Kaynak kullanımı; kaynakların daha iyi kullanılmak istenmesi en önemli nedendir. Hatta bu yolla maliyetten bile düşüş sağlanması olasıdır. Bir işletmenin ilk amcı tam kapasite ile çalışmak olmalıdır. Bondan işletmenin personelinin , semayesininü, dağıtım kanallarının ve üretim araçlarının tam kullanılması kastedilmiştir. Bu sayede malların marjinal maliyetleri düşürülüp yeni yatırımlara kaynak aktarılması ve karın arttırılması ağlanabilir. Böylece basit giderler düşürülerek, üretilen ...

Devamı ...

YENİ ÜRÜN ÜRETMENİN NEDENLERİ

News image

Tüketici tercihlerinin sürekli değiştiği bir ortamda, bir ürünün sürekli satılması imkansızdır. Ayrıca gelişen teknoloji ve yoğun rekabet koşulları altında, yeni ürün üretmemek işletme açısından son derece riskli bir tutumdur....

Devamı ...

YENİ ÜRÜN KAVRAMI

News image

Yeni ürün. Pazara daha önce hiç sunulmamış ticari mal olarak tarif edilse bile, bu tarif günümüzün yeni ürün anlayışını tam olarak yansıtmamaktadır. Bunun için dört tip yeni ürün tarifi yapılabilir:...

Devamı ...

ÜRÜN KAVRAMI

News image

Ürün, bir ihtiyacı ya da isteği karşılamak amacıyla pazara sürülen,tüketim ve kullanım gibi işlevleri yerine getiren her şey olarak tanımlanabilir. Bu tanım içine fiziksel bir obje,hizmet,yer,insan,organizasyon,fikir ya da sayılanların hepsinin bir karışımı girebilir.  ürünler temelde 3 katagoride toplanır: özel prestij ürünleri, seçenekli ürünler ve standart ürünler....

Devamı ...

Bitki ve hayvan hücresinin kar

News image

  Görüldüğü gibi bitki ve hayvan hücreleri arasında bazı organel ve yapılar farklıdır. Plastidler, hücre çeperi ve büyük koful sadece bitki hücrelerinde bulunur. Sentrozom ve Lisozom sadece hayvan hücrelerinde bulunur.  Farklardan bir diğeri de stoplazmada bulunan besin maddeleridir. Nişasta, maltoz ve sükroz bitkisel hücrelerde bulunur. Glikojen ve Laktoz ise genellikle hayvansal hücrelerde ve bakterilerde bulunur. Ayrıca hücre bölünmesi yapılırken, hayvan hücreleri “boğumlanmak” suretiyle, bitki hücreleri ise “ara lamel” oluşturarak stoplazma bölünmesini gerçekleştirirler....

Devamı ...

ÇEKİRDEK (NUKLEUS)

News image

    Bakteri, mavi-yeşil alg ve memelilerin alyuvarları hariç bütün canlı hücrelerde bulunur. Çekirdeği olmayan canlılarda çekirdek maddesi (DNA’lar) stoplazmaya dağılmış olarak bulunur. Çekirdek hücrenin bütün hayatsal olaylarını kontrol eden (yöneten) merkez ve genetik maddenin koruyucusudur....

Devamı ...

HÜCRE STOPLAZMASI

News image

Hücre zarı ile çekirdek zarı arasını dolduran, organeller ve plazmadan meydana gelmiş bir karışımdır. Organeller ve plazma olarak iki kısımda ...

Devamı ...

HÜCRE ZARI

News image

Hücreyi dış ortamdan ayıran, dağılmasını önleyen, ona şekil veren ve onu dış etkilerden korumaya çalışan, canlı, esnek, çok ince ve yarı saydam bir zardır. Esas yapı maddesi “protein ve yağ” dır. En önemli özelliği seçici geçirgen olması, en önemli görevi ise, hücreye madde giriş çıkışını düzenlemesidir. Zar çok ince olduğundan ışık mikroskobuyla zor ...

Devamı ...

More in: Oss biyolji, Oss coğrafya, Öss fizik, Oss geometri, öss kimya, öss matematik, Öss türkce, İktisat

Blogta Son 50

Video

Restore Default Settings
Şu anda 26 konuk çevrimiçi